Ülkemize bir haller oluyor. Son dönemlerde özelliklede tarihi gerçeklerle ilgili öyle efsaneler uçuşuyor ki, insan kendisini düşman ülkesinde gibi hissediyor.
Ülkemize bir haller oluyor. Son dönemlerde özelliklede tarihi gerçeklerle ilgili öyle efsaneler uçuşuyor ki, insan kendisini düşman ülkesinde gibi hissediyor. Bir Dersim olayıdır tutturulmuş, siyasetçisiyle medyasıyla akademisyeniyle, bilsin bilmesin herkes bu konuda ahkâm kesiyor. Olay artık şirazesinden çıktı. Tartışma öyle bir hale getirildi ki, belli kesimler eteklerindeki taşları dökmek için meğer bahaneye bakıyorlarmış.
Bir kesim sanki Dersim konusu tabuymuş da artık geçmişle yüzleşilmesi gerekirmiş düşüncesiyle, diğer bir kesim her gün eklenen yeni taraftarlarıyla dersimle birlikte bir dönemi ve o dönemin kahramanlarını karalayıp, toplumun gözünden düşürmek maksadıyla, öyle bir kesimde var ki ülkeye yönelik kinini Dersim üzerinden kusmak için fırsat tam bu fırsat diyerek bu konuya iştahla sarılıp saldırıya geçmiştir. İnsanın bu kadar hainimiz varken dışarıdan düşman aramaya gerek var mı bilmem diyesi geliyor. Bu pervasız akın bakalım nereye kadar gidecek.
Gerçi, ülkemizin üzerinde kara bulutlar dolanırken ve içinde bulunduğumuz bölgede savaş tam tamları çalınırken, devletin bu gereksiz tartışmaya dâhil olup cevap vermesi, bu tartışmanın daha da devam edeceği görüntüsü vermektedir. Gerçektende bu dersim olayını zamansız yere ortaya atan hangi maksatlarla atmıştır bilemiyorum ancak, bu milletin tarihini; siyasi tartışmalara ve oy kavgasına malzeme yapmak amacıyla atmışsa bunun vebalinin çok büyük olduğunu, bu milletin geçmişte buna benzer hataların bedelini çok acı bir şekilde ödediğini bir kere daha hatırlatmakta fayda görüyorum.
Her ne kadar değişik ağızlardan anlatılsa da dersim konusu tarihi bir konudur ve asıl gerçek, tarihi belgelerde mevcuttur. Fakat her ne hikmetse kişiler tarihi belgelere göre konuşmanın ve tartışmanın yerine, kendileri bir fikir üretme yoluna gitmiştir.
Hâlbuki. Bugüne kadar bu konu ne tabu olarak görülmüş, nede saklanmıştır. İsteyenler istedikleri zaman bu konuyu tüm belgeleriyle birlikte temin edebilirler. Hatta isteyenlere değerli yazarımız Rıza ZELYUT’un “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” adlı kitabını önerebilirim.
Şimdi gelelim Dersim gerçeğine…
Kimi kesimin ısrarla savunduğu gibi, devlet ortada hiçbir şey yokken, Dersim’e girmiş değildir. Devlet Dersim’e, Osmanlıdan beri bölgede derebeylik sistemi kurarak devlet yönetiminin kontrolü dışında kalmış olan aşiret reisleri, toprak ağaları ve şeyhlerin köleleştirdiği bölge halkını bu zorbaların pençesinden kurtarmak, onları insanca bir yaşama kavuşturmak için girmiştir. Çünkü bu zorbalar bölge halkına zulüm etmişlerdir. Köylerini basarak, mallarını çalarak, hatta buna karşı çıkanları öldürerek… Tıpkı şu anda PKK nın yaptığı gibi…
Ancak, buna karşın toprak ağaları yeni devletin hiçbir kanun ve kuralını kabul etmeyerek Osmanlı’dan kalma alışkanlıklarını sürdürmek istemişlerdir. Vergi vermemek, askere gitmemek, kendi okullarında eğitim yapmak gibi… Çünkü Devletin buraya karakollar kurmak, köprü ve yollar yapmak, kaza ve nahiyeler tesis etmek şeklinde yapacağı yatırımlar, aşiret reislerinin bölge halkı üzerindeki egemenliklerinin sonu olacaktı. Bu saltanatı kaybetmek istemeyen aşiret reisleri, devletin yapacağı bütün bu yatırımlara karşı çıkarak, adeta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne meydan okumuşlardır. “Namusumuz ve din elden gidiyor.’’ yaygarasıyla halkı da bu isyana dâhil ederek, tüm halkı sokaklara dökmüşlerdir. Ancak, bunca kışkırtmaya karşın bu isyana bölgedeki 40′ı aşkın aşiretten ancak 7′si katılmıştır.
Ortalığı yakıp yıkarak büyük zararlar veren isyancılar, karakolu basarak 32 jandarma eri ile karakol komutanı ve asteğmeni orada şehit etmişlerdir.
Hatay’ı elden kaçırmak istemeyen Fransa, isyancılara el altından silah ve para yardımı yaparak isyanı teşvik ederken, diğer yandan isyanın elebaşısı Seyit Rıza boş durmaz, uluslararası destek bulabilmek için kendilerini Kürt direnişçileri olarak gösterir ve Kürdistan projesi için ayaklandıklarını duyurur. Ve İngiltere Dış İşleri Bakanlığı’na mektup yazarak yardım talebinde bulunur.
Ancak, her şeye rağmen isyan bastırılır; Seyid-i Rıza ve elebaşları yakalanır, 33 askerin şehit edildiği yerde de idam edilirler.
Aksi takdirde bir kesimin iddia ettiği gibi burada ne Alevilere nede Tunceli halkına yapılmış bir katliam söz konusu değildir. Kürtçülük adı altında derebeylik sistemini sürdürmek gayesiyle isyan çıkartıldığı için bölgeye müdahale edilmiştir.
Aslında isyanları takip ettiğimizde hiç birisinin tesadüfî olmadığını, emperyalistlerin hedeflerine ulaşmak için içimizdeki Kürtlere ve Alevilere isyan çıkarttırdıkları gerçeğini görüyoruz.
Mesela, 1920 sonu ile 1921 başında Türk ordusu Yunanlılarla savaşırken, Tunceli ve Sivas hattında Koçkırı Ayaklanması denilen büyük bir Kürtçü ayaklanma patlak vermiş...
1925'te Musul konusunda Türkiye Milletler Cemiyeti'ne bastırırken, Kürtçü Şeyh Sait ayaklanması çıkmıştır.
1928'den 1930'a kadar Ağrı Bölgesi’nde Kürdistan adına isyanlar düzenlenmiştir. Buradan da görülüyor ki, emperyalistler bu ayaklanmaları genç cumhuriyeti çok zor durumda bırakmak için desteklemişlerdir.
Çünkü tüm bu olaylar, Hatay sorununun gündemde olduğu, boğazlar için bütün dünya ile çatışmanın göze alındığı ve İkinci Dünya Savaşı'nın patlamak üzere olduğu kritik bir dönemde gelişmektedir. Şimdi sormak istiyorum; devlet böylesi çok önemli ve kritik günlerden geçerken, içeride kendisine baş kaldırıp silah çekenlere karşı ne yapabilirdi?