Şehir, bünyesindeki mekânların toplamından ibaret gibi gözükse de onu canlı kılan bir dokusu vardır.
Şehir, bünyesindeki mekânların toplamından ibaret gibi gözükse de onu canlı kılan bir dokusu vardır. Bu doku; şehrin kurucularından tutunda, şehrin coğrafyası, tarihi ve kültürel mekânlarının hareketliliği, park ve bahçeleri, insani ilişkileri, sokak satıcılarına kadar bütün unsurları bünyesinde barındırır. Bu nedenle her şehrin ayrı kimliği ve ruhu vardır.Kimi,Bursa gibi Ruhaniyetli,Isparta gibi gül kokulu, Konya gibi maneviyat dokulu, Ankara gibi bürokrat okulu, İstanbul gibi şiir dokulu,kimi de Mekke ve Medine gibi âhirete köprülüdür.
Beton yapılarla her gün birbirine daha fazla benzeyen şehirler kendine has özelliklerini, kısacası ruhunu kaybetmeye başladı. Onun için,sadeliği önceleyen,insana dönük şehirlerin yerini, eskiye ait olanı yıkan,insanı duygusuzlaştırarak, geçmişle bağını koparan ve onu makineleştiren şehirler aymaya başladı.Eski şehirlerin güler yüzlü ,mütevazi, güngörmüş, vicdanlı ve insanı mutlu etmeye dönük olduğunu görürsünüz.Oysa modern şehirler, insana tepeden bakan, geçmiş hafızasını silen, asık ve beton suratlı,acımasız ve insanı eritip tüketen bir ruha sahiptir.Eski şehirler, insana değer katan ibadet merkezi ve külliyeler etrafında kümelenirken; yeni şehirler insanın ruhunu söküp alan,tüketim temelli eğlence ve alışveriş merkezleri etrafında gelişmektedir.Artık birbirini tanıyan, sahip çıkan, sıkıntılarını gideren, acılarını ve sevinçlerini paylaşan,birbirini sahiplenerek aidiyet duygulu mahallelinin yaşadığı eski şehirlerin yerini;birbirine yabancı,selamlaşmayı bile gurur vesilesi sayan, misafir bakışlı, yapmacık gülücüklü site insanlarının yaşadığı şehirler aldı.Eski şehirlerin,her köşesi bir hikaye ve sır dolu idi. Hangi mahalleye girseniz,sizi bir tarih serüveni ve yıllanmış hatıralar karşılardı.Şehir sizinle konuşurdu. Artık şehirler dilsiz.Çünkü her sokağında sır değil şer var. Maziden koparılmış, yitik ve tükenmiş hayaller var, modern beton mahallelerde.
Nice zamandır, dükkanların adı da yabancılaştı,insanımıza. Artık Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehrinden eser yok.Ahmet Rasim’inin Şehir Mektupları anlamını yitirdi çoktandır.Ne Mustafa Kutlu,ne Ahmet Turan Akan, ne de Mitat Enç’in Uzun Çarşının Uluları tanımlayabilir modern şehirlerin çıkmazını. Kavafis şiirleriyle arasa da yeni şehirleri artık bulamayacak. Çünkü bütün şehirler birbirine benzedi ve şehirlerimiz ruhsuzlaştı. Mutlulukların paylaşıldığı, bayramlarda kucaklaşılan değil;ilk fırsatta kaçılan mekanlar haline geldi şehirlerimiz. Tabiatın güzellikleriyle donatılmış mesire alanları da şehrin ruhsuzluğunu örtmeye yetmiyor.Yaşanılan şehirlerin ruhlarının olduğu dönemlerde, maşuğun aşkının peşinde gezdiği gibi;şehirlerden şehirlere gezen Evliya Çelebi gibi seyyahlara rastlamanız zor.
İnsanlarının ve yöneticilerinin her birinin medeniyet tasavvuru taşıdığı zamanlarda şehrin ruhunun tam anlamıyla kavrandığı aşikardır.Kentsel Dönüşüm tabirleriyle,yaşadığımız şehirleri modernitenin soğuk beton yüzüne mahkum etmek, ancak medeniyet tasavvurundan yoksun bir ruh halinin ürünüdür. Şehirlerimizin yöneticilerinin “şehir ve medeniyet idraki ile tasavvurlarının” zaman üstü ruhu kavrayacak nitelikte olması çok önemlidir. Yoksa tarihi mekânlara sadece turist bakışlarına arz etmek kaygısıyla restorasyon yapmalarına yol açar ki; bu durum mazi ile atiyi koparır. Şehir yöneticilerimizin medeniyet tasavvurlarını maziyle bütünleştirerek, atiye kucak açmaları; şehrimizi nostaljiyle hatırlanan , var oluş şartları kaybolmuş arkeolojik malzemeden ibaret olmaktan kurtaracaktır.
Soluk benizli insanların yaşadığı, ruhu sökülerek betonlaşmış şehirlerde medeniyet tasavvurumuza uygun şehirler inşa edemiyorsak, yıkılan enkazların altında kalmamıza şaşmamak gerekir. Şehirlerimiz bizden öcalmadan; İsmet Özel’in güzel mısralarını hatırlamakta fayda var sanırım:
Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.