Ne zaman bayramlarımız gibi önemli günler gündeme gelse, hep eskiye özlem içeren “nerede o eski günler” cümlesini duyarız. Ardından da başlanır eski günlerin güzellikleri anlatılmaya.
Ne zaman bayramlarımız gibi önemli günler gündeme gelse, hep eskiye özlem içeren “nerede o eski günler” cümlesini duyarız. Ardından da başlanır eski günlerin güzellikleri anlatılmaya. Aslında insanların akıllarında kalan,tatlı çocukluk anılarıdır.Bayramların,oyun ve eğlencelerin, dostluğun, arkadaşlığın vs. geçmişe ait her ne varsa,çocukça bakıştaki anlamı güzeldir. Çünkü çocukça bakışta; bir masumluk, menfaat beklemeksizin dostluk, kusurların kin ve nefrete dönüşmediği arkadaşlık duyguları hakimdir. Onun için hep eski bayramlar ve geçmiş günler güzeldir.
Değişenin güzel günler mi, yoksa insanlar mı? olduğu hususu tartışma konusudur. Çocukluğa ait değerlerimiz yaşatılmaya çalışsa da ,çocuklarımız değişmeye başladı. Önce büyükler başladı değişime.Elinde tv. Kumandası ya da bilgisayar faresi ile tek kişilik bir hayata adım attı büyüklerimiz. Arabalar,ev eşyaları, günlük yaşam gereçleri teknolojik bağımlılığa dönüştürdü tüm yaşamımızı.Çocuklarımız eskiden, dostlukları pekiştiren, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu geliştiren,birlikte hayatı paylaşmayı öğreten,tek başına oynanmadığı için,ben yerine biz duygusunu geliştiren oyunlar oynarlardı mahalle aralarında. Mahallenin bütün çocukları birbirlerini tanırlardı o yüzden. Çok çeşitli oyunlar oynandığı için de, her yetenek keşfedilmiş olur ve bütün çocuklar oyun oynamaktan zevk alırdı. Artık ilk baharda kuş cıvıltılarına karışan çocuk seslerinin duyulduğu;sonbaharda ceviz yuvarlama sesiyle bütünleşen sevinç çığlıklarının yaşandığı mahalle oyunlarına; kışın fırtına sesiyle sarmaş dolaş kızak seslerine rastlayamazsınız. Babasıyla, annesi ve kardeşleriyle konuşamayan çocuklarımız, önce sokakta daha fazla zaman geçirmeye başladı. Derken sokaklarımız da teknolojiye yenik düştü.Onca soğukluğuna rağmen,dostluk muhabbetinin sıcaklığıyla sıkılmış kar topu oyunları artık yok gibi.Çünkü çocuklarımızda keşfetti tek kişilik sanal hayatı. Onların da oyunları sanallaştı. Sanal yaşamın içine öylesine daldı ki çocuklarımız; artık eğitim sistemimiz bile bu duruma bir çare bulmakta zorlanıyor. Ne mevsimlerdeki görkemli değişim, ne ağaçlardaki kuş cıvıltıları, ne yerdeki karınca yuvaları, ne bahçedeki bülbül sesi, ne de kendi yüreğinin sesi artık çocuklarımızı umurunda değil. Sanal dünyasındaki, sanal arkadaşlarından başka kimse ilgilendirmiyor onları. Onlarla da sanal bir ilişki içerisindeler. O yüzden hayatın gerçekleriyle karşılaştıkları zaman çocuklarımız çuvallayıp kalıyorlar. O yüzden evlilikler daha başlamadan nihayete eriyor. O yüzden insanlar birbirlerine korkar ve çekinerek yaklaşıyorlar. Komşu komşunun külüne muhtaçken, o yüzden komşu komşudan kaçar hale geldi.
Oyunları sanal, dostlukları sanal, hayatları sanal, vatandaşlıkları sanal, kardeşlikleri sanal,değerleri sanal ve nihayetinde evlatlıkları da sanal yeni bir nesil yetişiyor. Oysa bizi diri ve güçlü tutan sanal değerler değil ,yaşayan ,hayatın içinde ve hayatın akışını yönlendiren gerçek değerlerdir. Dün tüm güzellikleriyle geçip gitti. Bu günü sanal olarak yaşamaya devam ediyoruz. Ya yarın ne olacak? Sorusunu ise hiç sormak istemiyoruz. Aslında kurtuluşumuz, kendimize sorabildiğimiz, sormaktan kaçınmayarak kendimizle yüzleştiğimiz sorularda gizli. Sanal yaşamın çocuklarının, sanal aileleri olmamak için, hayatımızı onların paylaşımına açarak;önce soru ve sorgulama,ardından cevap ve çözüm…